Kendimize esma terkibinin haricinde verdiğimiz bir tek mevhum bir varlık vardır, O’da İsimlerimizdir. İsimlerimizden başka bize ait olan hiçbir şey yoktur.
Bize takılmış birer müstear (takma ad) yani sonradan ikram edilmiş o isimler anıldığı zaman, bilinç boyutunda o isme yönelik bütün bilgilerin hard-diskten çıkarılmasına sebep olan bir perdedir, isimler. Ve bizi en çok yakan ve bizi en çok Allah’tan perdeleyen zulmet perdeleridir isimler.
Varlığı ve kainatı halk ettim, manalarımı seyretmeyi murat ettim, alemleri yarattım, kendi hakikatimden insanı halk ettim, manalarımdaki aydınlıklara dayanamayacakları için 70.000 nur’dan ve 70.000 de zulmetten perde koydum denilen çizgi burasıdır. Zulmet perdeleri isimlerdir ve bizi hep yakar. ….. böyle yapmasaydı …… böyle demeseydi …… şunu yapmasaydı zaten bütün kabahat sen de! Aranızdaki tartışmalara bir bakın evlerdeki, olaylardaki, devletler arasındaki anlaşmazlıklar hep bu ben ve sen kavramlarından çıkmaktadır. Ben ve Sen kavramlarının arkasını analiz ettiğimiz zaman karşımıza isimler çıkar. İsimlerde saklı olan hakikati çözmenin sırrı; kendi hakikatimizi anlamaktır.
Bize düşen nedir? Bu okuma halinin gafletinden kurtulmak. Eğer bu okuma halinin gafletinden kurtulamazsak, Fatiha’da okuduğumuz “dallinler” perdesinde kalırız, hatta “mağdubin” lerde bile. İn’am da olanların yani nimet verilenler bu hakikatin farkına varanlar demektir. Bu hakikatin farkına varanlara, onlara bizi ulaştır hitabıyla kendi hakikatlerimizi okumada bize kolaylık ver demektir.
Kendi hakikatini okuyan insanlara Arif, karşı birimin hakikatini okuyana ise Arifibillah denir.
Karşı birimin hakikatini okumanın yolu önce kendimizi okumaktan geçer. Kendisine varlık vermeyen birim karşıdaki birimin de varlığının hakikatinin esma terkibinden oluştuğunu ve Allah’ın varlığıyla var olup, ilim suretinden başka bir şey olmadığını fark eder. Bu idrak insanı kapıların açılmasına götürür. Bu bilgi arifte yaşanmaya başladığı zaman ondan açığa çıkan yaşantı, bu ilmin, idrakin adı İrfan’dır. İrfan sahipleri hem karşılarındaki manaları çözer ve okurlar hem de kendi hakikatlerine arif oldukları için suçlamayı bırakırlar. İşte şu şöyle dedi, bu böyle dedi, o böyle yapmadı, iş ortağım şunu yaptı, böyle bir şey yok. Bazı günler gergin oluruz, bazı günler kimseyle konuşmak istemeyiz, bazı günler şen ve şakrak oluruz, bazı günler dünyaya geldiğimize bile pişman bir şekilde alemi seyrederiz, bu da Allah’ı bilmemekten kaynaklanır.
Arif testi eğildiğinde bile Allah’ın ilminin gereği olarak bunların oluştuğunu bilir, meydana gelen savaşların, ayrılıkların, kavgaların altında kabiliyet ve istidatlara uygun davranışların açığa çıktığı idraki içerisinde olduğu için de, neden, niçin diye sorgulamaz. Niye böyle yaptınız demez, iradenin Cenabı Hakka ait olduğunu bilir. O külli irade birimden açığa çıktığında, biz onu gördüğümüzde Cüzi irade zannederiz halbuki külli iradenin ta kendisidir. Birimin kendine has bir varlığı mı vardır ki onun iradesi olsun. Onun için birbirimizden dua isteriz, onun için birbirimizden hayır, vesile isteriz. Biliriz ki en kirlenmemiş ağız dostumuzun, sevdiklerimizin ağzıdır. Bizimkiler mutlaka bir yanlışlıkla, beğenmediğimiz bir cümleyle kirlidir ama dostun ağzından gelen bir beyan, bir dua, bizim hayrımıza yönelik bir yapı bizim nur tabakalarının aralanmasına sebep olur, okuma daha netleşir.
Zulmet perdeleri isimlerden kaynaklanır, bunu asla unutmamamız gerekir. Karşıdaki birimin varlığı da senin manalarından oluşmuş esma terkibidir. Onun için yaratılmışı hoş görürüm Yaratandan ötürü değil, benim manalarım olduğu için. Bu idrak Resulullah Efendimizin ikramıdır bize, son a’na kadar Ümmetim dediği budur işte. Ümmetim, manalarım demektir.
Manalarımızı açtığımız kadar diğer mana terkiplerini okuruz, açamadığımız manalarımız delalette ve mağdubinde kalmamıza sebep olur. Ondan sonra eşinde, çocuğunda kusur ararız. Bu idrakleri bilincimizden çıkaramadığımızda, bilincin kirlenmesine hakikatin yaşanmasına engel olan bu idrakin adıdır, Vasfı şeytaniyet. Kuran’ın ifadesiyle Ademe secde et emrine rağmen, hayır onu topraktan beni ateşten halk ettin, ben ondan hayırlıyım hitabı. Bu hitap bizim hayatımızın nirengi noktasıdır. Birbirimizle tartışmalara, birbirimizi anlamamamıza götüren en açık ayet budur. Bana böyle dedi, ben ona asla eyvallah demem, özür de dilemem dediğimizde şeytanın ayakkabısını giymiş bir esma terkibi oluruz. Adem As. Hakikatinde saklı olan bu gerçeği gördüğü için Rabbinden af diledi, Nübüvvetini yaşadı. 1000 yıl Cenabı Hakka ibadet eden melek Azazil, Adem A.s. da saklı olan hakikati göremediği için örtündü, ismi Azazil’den iltibasa – ikileme düştüğü için “Şey!in hakikatini göremediği için” Şeytan ismini aldı.
Kısaca özetlersek, delaletten kurtulabilmemiz için önce kendi hakikatimizde saklı olan yapıyı aydınlık bir şekilde okuyacağız, sonra karşı birimin hakikatinin de bizim hakikatimiz olduğunu göreceğiz, suçlamadan kurtulacağız. O zaman defter temiz, bilinç aydınlanmış ve sevap haneleri yazılmaya müsait bir hal alır. Şayet yaratılışımızda anti çekim dalgaları varsa yani Said bir yapıdaysak Şaki değilsek, bizden açığa çıkan müspet yapılar ruhumuza sevap adı altındaki işlemi meydana getirir. Onunla hem bugün hem de yarınlarımızı inşa eder, ölümden sonraki hayatımızı ihya ederiz. Ölümü tattıktan sonra kullanacağımız birikimler dünya adı altındaki şu yapıda yaşadığımız zaman diliminde diğer mana terkiplerini mutlu etmemizle elde edeceğimiz birikimlerden oluşur. Onların adına ne denir; Salih Amel. Salih amelleri artırmanın yolu hizmet etmekten geçer. Bu bir kapı açmak olabilir, trafikte birine yol vermek olabilir, ağır eşyası olan bir Hanımefendiye veya Beyefendiye yardım etmek olabilir. Hiçbir şey yapamazsanız insanlara gülümseyin, yüzünüzü asmayın. Asık suratlı birimler kendi hakikatlerini okumakta zorlanırlar, karşıdaki birime de sevgiyle bakamazlar. Somurtarak korunamazsınız, gülümseyerek korunabilirsiniz, size verilecek zararlardan kendinizi korumuş olursunuz. Dünyadaki bütün kapıları açan bir tek kelime vardır, nedir o; Lütfen.
TALYA